Aile ve Organizasyon Sistem Açılımı Uygulayıcısı, Zihinsel Liderlik/Zihinsel Pazarlama Eğitmeni, Nöro-Liderlik Koçu, Yazar...

Deniz Öztaş; TED Ankara Koleji, ODTÜ Makine ve ODTÜ İşletme Yüksek Lisansı ile 18 senelik eğitim hayatında öğrendiklerini 2006 sonrasında unutma sürecine girip, yeniden öğrenmeyi seçti, yeniden bir yolculuğa başladı. Bir nefeslik mola verilen durakta;

ETKİNLİK TAKVİMİ
<<Ara 2019>>
PSÇPCCP
25 26 27 28 29 30 1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28 29
30 31 1 2 3 4 5

Mükemmelliyetçilik

İki liseli genç kız hafta sonu kendi aralarında konuşurlar: “Bende dikkat dağınıklığı var. Annem bana bazı ilaçlar veriyor.
Diğeri cevap verir: “Aman dikkat et, bende yan etki yaptı; mide bulantısı, uyku bozukluğu vs… Sen deneme sınavına hazırlandın mı?..

Çoğumuz çocuklarımızı olabildiğinde mükemmel yetiştirmeye gayret ediyoruz. Onların eğitimi başta olmak üzere spora ve sanata olan yetenekleri, davranışları, görünüşleri ve tutumları ile ilgili yatırımlar yapıyoruz. Elimizden geldiğince… Kendi anne babamızın veremediklerini vermeye veya fazla fazla verdiklerini biz de bir sonraki nesile aktarmaya gayret ediyoruz. İyi bildiklerimiz zaten cepte, kötü bildiklerimizden de uzak tutarak koruyoruz çocuklarımızı. Ancak tüm bu çaba fayda etmiyor ki, giderek daha gergin bireyler, daha fazla ilaç kullanımı, daha fazla ruhsal rahatsızlıklar ve en sonunda da daha mutsuz insanlar. Bir yerde bir yanlış olmalı. Elbette suçu dışsal ve toplumsal etkilere atabiliriz. Oysa toplum dediğimiz nedir ki? Toplum denilen olguyu bireyler oluşturur, bireyler değiştikçe toplum da değişir. Yapabileceğimiz tek şey kendi evimizin önünü süpürmektir. Başkalarının değişmesini beklemek bize bir fayda etmez. Hiç bir toplumsal değişim çabası, eğer bireyler değişimi gönülden istemiyorsa, başarılı olmamıştır.

Öyleyse kendi evimizin önünü nasıl süpüreceğiz? Anne ve babamızdan öğrendiğimiz gibi mi? Yoksa toplumun, eğitim sisteminin bize öğrettiği gibi mi? Bizler uyum sağlayarak hayatta kalmak adına içinde bulunduğumuz grupları yazılı olmayan kurallarını kabul eder ve davranışlarımızı belirleriz. Bir süre sonra farklı farklı vicdanlar oluştururuz. Birbirine yakın gibi olsalar da aile içinde, arkadaşlar arasında, bir taraftar olarak, bir çalışan veya ebeveyn olarak vicdanlarımız farklıdır. Vicdan doğru kabul edilen şeyi yaptığımızda bizi masum, yanlış kabul edilen şeyi yaptığımızda bizi suçlu hissettirir. Çoğunluğunu aileden aldığımız iyi/kötü tablosu, çevremiz ve bizzat yaşadıklarımızla şekillenir. Ancak bu tarz bir vicdan her zaman dışlamayı da beraberinde getirir. Bizim için doğru olan başkası için doğru değildir. Başka fikirler, kişiler, topluluklar yani kısaca diğerleri dışlanır ve çatışma başlar. Bu tam iç dünyamızda yaşanan çatışmanın dışa yansımasıdır. İçimizdeki sesler de her zaman aynı fikirde değildir. Biri abur cubur yemek ister, diğeri ise biraz daha sağlıklı beslenmeyi…

Tüm bu çatışmalardan vicdan galip çıkarsa ne olur? Zihnimizdeki mükemmel için çabalar dururuz. Çocuklarımızın da böyle davranmasını talep ederiz, hatta zorlarız. Bizler anne-babamız gibi veya bazen de tam tersini yaparak en iyisi için vicdanımızı masum tarafta tutarız. Çoğu zaman anne-babamızın tüm imkansızlıklara rağmen verebildikleri ile övünürüz. Bir yandan olgun bir bakış açısıdır bu… Ancak iş, kendimize gelince aynı derece anlayışlı olmayız. Bu kadar imkanımız varken bizler daha mükemmelini yapabiliriz. Ebeveynlerimizin imkanı yoktu, bizlerin biraz vardı, şimdi ise her şey var… Artık daha da iyisi olmalı. En iyi okula gitmeli, spor yapmalı, sanatla ilgilenilmeli, hem ders çalışmalı hem sosyal olmalı, hem de bir dal yetmez; bir kaç dalda yürütülmeli her şey…

Çocuklar motive edilmeli, hedefler konmalı? Ceza ve ödüller olmalı… Her başarıdan sonra “ödülüm nedir?” acaba diye düşünen çocuklar olmalı. Okul, üniversite, yüksek maaşlı bir iş, yükselme, yükselme, yükselme…

Çocuğumuz gerçekten şanslıysa henüz yaşı 35’leri bulmadan ne yaptığını, ne yapmaya çalıştığını, bunca yıllık eğitimin, çabanın, rekabetin, çekişmenin sahte bir tiyatrodan başka bir olmadığını fark edecek. Gerçekten neler yapmaktan keyif aldığını, dünyadaki son seneleri olsa neler yapmak isteyeceğini fark edecek. Çocukluk hayallerini gerçekleştirecek belki… Kendi anne babasını ve ataları anlayacak. Daha çok bilenin kendi değil de, daha yüce bir şey olduğunu görecek… Kader, şans veya tesadüf denilenlerin ardında yatanı görecek ve işte o anda artık verilen vitaminleri ihtiyacı kalmayacak.

Kendi büyük-anne ve büyük-babasının yokluk döneminden, savaş dönemlerinden geldiği için ellerinden fazla bir şey gelmediğini görecek. Anne ve babasının elinden gelenin en iyisini vermeye çalıştığını, tüm travmaların yanında alabildiklerinin onu nasıl güçlendirebileceğini anlayacak.  Doğaya bakacak, tüm bu sistemin ne kadar bilge ve yavaş olduğunu görecek. Ve o zaman anne-babasına, atalarına, doğaya ve dünyaya bakıp şunları söyleyecek:

Sizi bir araya getiren şeye teşekkür ederim.Tüm atalarım hala içimde yaşıyorsunuz. Sizlerden aldığım mirası, kendi çocukken yaşadıklarımı olduğu gibi kabul ediyorum.Şimdi güçleniyorum. Sizlerden gelen hayat için müteşekkirim. Şimdi hayatımla güzel bir şeyler yapacağım, onun tadını çıkartacağım. Ve bir gün de sizin yanınıza geleceğim. Teşekkür ederim.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir